Hoş Bir İngiltere Macerası

 

 

 

 

 

 

 

 

  

        http://mylondonpicture.blogspot.com/2010/04/hos-bir-ingiltere-maceras.html 

 

İnsanın bazen herşeyi bir tarafa bırakıp,ufuklara doğru yolculuk yapması nasıl bir ferahlık verir değil mi? Hiçbir şeyden kaygı duymayarak gönlünün götürdüğü yerlere gitmesi, yeni deryalara yelken açması, yeni diyarlar keşfetmesi, yeni lezzetler tatması nasıl bir mutluluk kaynağıdır.

              İşte benim en çok huzur aldığım şeylerden bir tanesidir; Yanına birkaç şey alıp keşif yolculuğuna çıkmak. Her fırsatta kendimi bulunduğum yerden dışarı atmak ve doğayla başbaşa kalmak isterim. Bir de yanımda bisikletim varsa değmeyin keyfine. Saatlerce pedal sallayabilirim…
            Londra` ya geldiğimden beri hemen hemen İngiltere’nin bütün büyük şehirlerini dolaştım. Bunların birçoğu küçükken gezmeyi hayal bile edemeyeceğim şehirlerdi. Siz de duymuşunuzdur eminim ; Oxford, Cambridge, York, Manchester, Brigton ve bunlar gibi birçok şehir. Bunlardan özellikle bir tanesini her birerimiz meşhur sanatçımızın! ‘Urfa’da Oxford vardı da biz mi okumadık ‘ sözünden hatırlarsınız. Bu şehirlerin hepsinden ayrı bir keyif aldım ve bazılarından çok etkilendim hakikaten.
           Her birerinde çok farklı izlenimlerim olmuştu gezdiğim zamanlarda. Tek eksikliğim çok önemli üç şehri farklı aralıklarla gezdiğimden kıyaslama imkânım olmamamıştı. Son seferinde ise her üçünü de gezme ve kıyaslama imkânım oldu.
          Geçen hafta hayatımda çok farklı yeri olan sevgili abim ve benim de çok sevdiğim yakın arkadaşı Londra’daydı. Pek tabi beni, haftalar öncesinden hoş bir heyecan kapladı. Çok yakın akrabalarımdan birisi yaşadığım şehre gelecekti ve bizden de İngiliz misavirperverliğini !!! göstermemiz beklenirdi. Yaklaşık dört günlük bir tatil olacaktı bu. Tüm gezi programını tüm ayrıntılarıyla planladık. Herhangi bir aksaklığa tahammülümüz olamazdı.
          Yoğun bir program hazırlamıştım ve misafirlerimin bu programı kaldırabileceklerine dair şüpherim vardı açıkçası. Safiyane niyetim, olabildiğince farklı yere uğramak ve yeni tatlar keşfettirmekti.

          İlk durağımız krallığın başkenti: Londra. Yolculuğumuza Londra’nın simgesi haline gelen garip şekilli, Londralıların ‘Hıyar Bina’ dedikleri Gherkin`den başlıyoruz. Londra’nın merkezi kuzeyde buradan başlar. Hemen şunu belirteyim. Ben Londra’yı yaşam mevkii olarak üçe ayırıyorum. Siz bunu içi içe geçmiş üç halka olarak düşünebilirsiniz.

         En içteki halka; Turist haritalarında tüm ayrıntılarıyla gösterilen şehir Merkezi. Burası İngiliz krallığının karargâh üssü!. Bir anlamda kraliçenin evlatlarının kutsal mekanı!. Hakikaten dünyanın birçok yerinden akın akın gelen insanların büyülendiği ve şaşkın gözlerle etrafına bakındığı tarihi bir yer. Her ne kadar ben daha yeni ısınmaya başlasam da birçok insanın rüyalarını süslediği şehir.

         İkinci halka; bu halkayı dünyanın her tarafından Londra’ya ekmek parası için gelmiş veya sömürge zamanında ataları, köle olarak getirilmiş, kendilerini kraliçenin evlatları olarak gören ‘Commonwealth’ ülkelerinin insanları mesken tutmuşlar. Birinci halka içerisindeki insanlara nazaran hakikaten çok zor şartlarda yaşıyorlar. Birkaç mil uzaklıktaki şehir onlara çok uzak aslında. Her ne olursa olsun yağmurda şemsiye misali ; ferahlığın sağnak yağışından onlarda ister istemez faydalanıyorlar. Ülkelerindeki akrabalarına nazaran çok şanslılar gerçekten. Şunu ekleyeyim hemen burada; Hepsi değil belki ama Londralı Türklerin büyük bir çoğunluğu bu halka içerisinde yaşıyor. Her ne kadar memleketlerinde lüks evler yaptırsalar da buradaki yaşadığı koşullar hiç de iç açıcı değil açıkçası.

          Üçüncü halka ise; Londranın kozmopolitliğinden kaçan asıl ingilizlerin yaşadığı kasabaların ve köylerin olduğu kısım. Her sabah birkaç saatini yolda geçirerek Londra`ya iş için geliyorlar ve akşamında ise; kasabalarına dönüyorlar. Buralar,çok güzel gerçekten. Klasik kasabadan ziyade, İngiliz mimarı tarzı villaların kurulduğu bir alan olarak düşünebilirsiniz buraları. Onunla ilgili Oxford dönüşü birkaç gözlemimi paylaşacağım sizinle.

        ‘Hıyar binanın’ sağından devam ediyoruz şehir merkezine doğru. Bu mevki, dünya ticaretinin yönetildiği merkezlerden bir tanesidir. Burda Londra’nın en modern ve en yüksek binalarını görebilirisiniz. Tarihi görünümlü modern binalar görülmeye değer hakikaten.

          Gerçi bunun sayısıda onu geçmez. Çünkü İnglizler, Londra’nın tamamında yüksek binalara izin vermiyorlar. Doğal ve kültürel mirasa inanılmaz saygı duyuyorlar. Bu da zaten Londra’yı diğer dünya şehirlerinden ayıran en önemli özellik olarak karşımıza çıkıyor.

           Uzun yıllar İstanbul’da yaşayan tarihçi Abim ve sevgili arkadaşı bu manzarayı görünce çok hayıflanıyorlar İstanbul’un haline. Bizim tarih miras katliamına çok serzenişte bulunuyorlar derin bir “Ahh!” çekerek. Ben çok konuşmamaya çalışıyorum ama içimden de ‘’siz daha çok hayıflancaksınız Londra’nın diğer taraflarında çok daha saygılılar İngilizler tarihi miraslarına’ demeden de edemiyorum. Gezimiz devam ederken misafirlerimiz fotoğraf çekmeyi ihmal etmiyorlar pek tabi. Birbirlerine de ‘Bak şuradan al fotoğrafı. Tarihi bina ile modern bina yanyana çok hoş olur gibi’ tavsiyeler vermeyi de unutmuyorlar.
          Çok fazla duramıyoruz ‘tarihi bina ile modern bina’ nın açısında. Zamanımız kısıtlı ve daha büyülenecek çok güzellikler var. Acele etmeliyiz.
          Şimdi Londra’nın simgelerinden kırmızı çift katlı otobüslerin üst katına çıkıp; en ön tarafından Londra seyretme vakti…Tâ ki Londranın gözü bebeği olan ‘’London Eye’ a kadar.
       Gezimiz devam edecek..Şimdilik bu kadar..
Muhabbetlerimle..Sevgiyle kalın..

 

Gelecek maceramız: Kraliçenin sarayı ve Londra’nın kalbi…Keyifli yolculuklar

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.