Buzdan Saraylar Yapmak

       
            Hayallerinizi beslemek… Sizin hayatınızın yolunu çizen hayallerinizi yeni doğan çocuk gibi her an üzerine titremek…
             Solmaması için her daim sulamak çiçeklerinizi… O hayalleriniz yaşadığı müddetçe sizin de hayat suyundan yudumlayacağınızı bilmek… Düşlerinizin yavaş yavaş gerçeğe dönüştüğünü görmek… İnşa etmek sarayları ideallerinizde…

              İşte benim de bir Londra hayalim vardı… Başkalarının devamlı süslediği Londra hayali… Kaf dağının arkasında ulaşılması imkânsız bir mesken… Resimleri çizilen şehir,altın yaldızlı fırçalar kullanılarak… İnsanların hayalinde yaşamak istediği mekânla özdeşleştirdiği şehir…

               İşte ben de bu hayallerle gelmiştim Londra’ya. Bugün hemen hemen bu şehre geleli iki ay oldu. Artık ben de az çok Londra’nın kimliğine dair kelimelerimi dile getirebilirim. Belki bir şehri tanımak için iki ay yeterli olmadığın söyleyebilirsiniz. Londra’ya dair kesin hükümlerde bulunmayacağım zaten. Es kaza bindiğim çift katlı şehir içi otobüsünün buğulu camından yaptığım gözlemlerimi aktaracağım.

               Yolculuğumuz başlıyor…

           Çift katlı Volvo Otobüs Londra’nın kuzeyine doğru yol alıyor. Dikkatle seyrediyorum yolculuğa başlayan yolcuları büyük bir gayret sarf ederek dikkat çekmemek için. Çok rahatlıkla anlayabilirsiniz bulunduğunuz çevrenin sosyal durumunu yolculuğuna son verip duraklarda inen yolculara bakarak. Hemen anlıyorum hayallerdeki Londra’nın burayla hiç örtüşmediğini.

            Ve bir güneş doğuyor uzaklarda ve sıcaklığını hafifçe hissedebiliyorum.

            Öncelikle tahmin etmeye çalışıyorum insanların kimliklerini. Tabi pek kolay olmuyor tüm dünyadan insanların burada yaşadığını gerçeğini aklınıza getirince. Hafiften karaya çalan benizli insanlar ve parlak bir inci tanesi gibi parlayan gözleriyle siyahlar daha fazla ilişiyor gözüme.

            Ve çeviriyorum gözlerimi camdan dışarıya. Bir anda kendime ‘nerdeyim ben’ diye sormak zorunda kalıyorum. Ve inanamıyorum gözlerime ve ‘burası Londra olamaz’ diyorum kendi kendime. Çevrenin bakımsızlığı, binaların biçimsizliği insanların giyim tarzını görünce bir kere daha düşünmek zorunda kalıyorum ve kabul etmek zorunda kalıyorum otobüsten yapılan durak anonsunu duyunca.

              Ve biraz daha yükseliyor güneş sıcaklığını ve biraz daha fazla hissettiriyor.

   Yolculuğumuz devam ediyor…

              Artık birçok şeyi daha iyi farkına varıyorum ve ezberi bozuyorum dimağımdaki. Artık hayalimdeki buzdan saraylar hafif hafif erimeye başlıyor. Yıllarca kurdurulan hayaller, çizilen portreler bir bir paramparça oluyor ve kızgınla beraber hayranlıkla seyrediyorum ustaca bize gösterilen vitrini.

      Tüm sıcaklığı ile sarmalayan güneş artık hayalimdeki buzdan saraylarımı tamamen eritiyor.

     Ve artık Londra hikâyesine farklı bir kalemle devam ediyorum…

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.